serkan üstüner 800-563 yeni

Serkan ÜSTÜNER – 02 Nisan 2025

 

Yazının bulunduğu tarihe kadar çıkabilen en eski edebiyat türlerinden biri olan mektubun eldeki en eski örnekleri, MÖ XV. XIV. yüzyıllara ait, Mısır firavunlarının diplomatik mektupları ile Hitit krallarının Hattuşa (Boğazköy) arşivinde bulunan mektuplarıdır. Bu itibarla mektup için, en eski yazılı haberleşme, konuşma aracıdır, denilebilir.

Mektubun Tarihî ve Edebî Yolculuğu

Mektup, bir anlatım biçimi olmanın yanı sıra aynı zamanda bir edebî türdür. Yazılış itibariyle mektuplar, resmî ve özel olmak üzere iki kısma ayrılırlar. Resmî mektuplar, kamu veya özel sektör arasında veya kendi içlerinde yapılan yazışmalardır. Özel mektuplar ise aile, eş, dost, akraba, yakın arkadaş ve meslektaşlar arasında yazılır. Tarihî, siyasî, felsefî, ahlakî, estetik, dinî, edebî… pek çok konuda kaleme alınan ve yazıldıkları döneme ışık tutan özel mektupları bütünüyle toplayıp tasnif etmek zordur, ancak bunların önemli arşiv belgeleri olduğu muhakkaktır. Edebî mektuplar, çoğu kez mektup biçiminde yazılmış eleştiri, makale, deneme, günlük ve anı niteliğindeki yazılardır. Bir anlatım tekniği olarak hikaye ve romanda da kullanılan mektup, şiir dahil, diğer edebî türlere daima sızan, karışan bir özelliğe sahiptir.

Mektubun Batı’da olduğu gibi, Türk edebiyatında da uzun bir geçmişi vardır. Tanzimat döneminde Şinasi’nin öncülüğünde gelişen yeni nesir anlayışı mektup türünde de kendini gösterir ve sanatlı, süslü söyleyiş tarzından uzaklaşılarak, halk dilinde ifadesini bulan sade Türkçe ile daha yalın ve içten bir anlatım tercih edilir. Bu durum, mektubun Türk edebiyatında gerek yazar gerekse okuyucular tarafından rağbet görmesinin temel nedenlerinden biri olur.

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Yeni Türk edebiyatının bütün dönemlerinde mektup yazma ve mektuplaşma, her şeyden önce bir zevk ve alışkanlık olarak edebiyatçılar arasında yaygınlaşmıştır. Bu yazışmalar, şair ve yazarların sanat ve edebiyata dair görüşlerini içeren, özel hayatları aydınlatan, hatta biyografilerine ait sır perdelerini aralayan bilgiler verdiği için, öncelikle edebiyat tarihçileri ve eleştirmenlerin, sonra her kesimden okuyucunun ilgisini çekmiştir. Günümüzde Fikret’ten Haşim’e, Ziya Gökalp’dan Yahya Kemal’e, Tanpınar’dan Cahit Sıtkı’ya ve Sait Faik’e kadar, pek çok şair ve yazarın mektupları gün ışığına çıkarılmış bulunmaktadır.

İlginizi çekebilir!  Suriye Devrimi Beyaz Perdede Olmalı – Serkan Üstüner

Ramazan Mektupları: Bir Geleneğin Canlanışı

Evet işte Türk Edebiyatı’nda Mektup sanki eski bir zamandan kalma bir edebi bir tür olarak kalmışken bu Ramazan bizlere ferahlık hissi veren bir mektuplaşma oldu. Şair Tuba Kaplan ve Yazar Dürdane İsra Çınar’ın Ramazan Mektupları tüm Ramazan boyunca keyifle okuduğum her manada istifade ettiğim metinler oldu. Bir bakmışsınız Yahya Efendi’nin huzurundasınız bir bakmışsınız Blagay Tekkesi’nde bir devrana durmuşsunuz. Birden Bursevi Hazretlerinin manayı şeriflerini anlamaya gayret ediyorsunuz. Bir ruh aleminde dolaşırken keyif verirken öğreten, durmanızı sağlayan “Fe eyne tezhebun” deyip kendinizi sorgulamayı sağlayan, bir kitabı yeniden okumanızı tavsiye eden karşılıklı derinliği olan bu mektupları okumak bu ramazan benim için en keyifli anlardandı.

Gazze Mektubu: İdrak ve Mesuliyet

Özellikle 7. Mektupta Gazze üzerine yazılanları bizi diriltmek için çok özeldi. O yüzden birkaç pasajı da burada paylaşmak ihtiyacı hissettim.

Dürdane İsrâ: O kadar zihin, o kadar akıl kesilmiştim ki. Her şeyi onlarla kavrayacağım, onlarla izah edeceğim zannediyordum… Bir tutulma, seneler süren bir kabz hâliymiş aslında yaşadığım. Nihayet nurdan bir parmağın ayı ortadan ikiye ayırması gibi ben de yarılıp çatlayarak, bir doğumla açtım gözümü. Fâniliği sadece ölümle değil doğumla da anlıyor insan. Bir oğlum oldu. Onun karnı doydukça, benim dallarımdan adeta suyum çekiliyor, madden değil manen aç, ruhen susuz hissediyordum. Zihnin buyrukları, bedenin iştahlarıdır diyor Spinoza. Bedenim kendini dayattıkça zihnime daha zorlu daha derin hedefler vermek arzusuyla sanki bir denge, bir ahenk arıyordum. Bir gece onu kucağımda uyutuyorken önüme art arda Filistin’de şehit olan bebek fotoğrafları düştü.

Özellikle bir bebeğin kundağı sanki oğlumunkiyle aynıydı. Mahvoldum, bir cenin gibi büküldüm olduğum yerde. Ve rahmetli Ayse Şasa’nın ayna önüne geçip, “ben başına bomba yiyenlerle aynı saftayım” dediğini hatırladım. Bir kuvvet, aynı manevi aynanın nazarında beni bana gösterdi sanki. Başıma, bir daha çıkarmamak üzere, beyaz bir örtü örttüm. Safım, süt gibi pak olanların, toprakları kendilerine ana sütü gibi helal olanların safından olsun diye. O gün bugündür Filistin, benim süt annem. Acıyla idrak ettiği o hakikatten ikram etti bana, büyüttü, bir mesuliyet verdi. Mesuliyet… Kucakladığımız an, altında ezile ezile insanlaştığımız o cevher. Kalbe dönerken tattığımız azıklar içinde bu manevi sütün tadı damağımda…

İlginizi çekebilir!  World of Türkiye yazar kadrosuna güçlü bir isim daha

Tuba Kaplan: Allah için teninden, kendinden vermek üzerine düşünüyor bir karara varmak için zorlanıyordum ben de. Ayşe Şasa o günleri için; “Hastalığımın nedeni vahiyden uzak yaşamış olmak.” diyor. Hak ve Batıl bende keskin ayrılıyor, bakışım keskinleşiyor, vahyin tanıklığı Filistinlilerle her gün şah damarıma vuruyordu. Hâlâ takatim yoktu ki sabah uyandım bir son dakika ile İsmail Haniye’nin şehadetine tanık oldum. Kalk bir şeyler yap, Yasin filan oku derken kendime telaşla, durakladım ve acı acı gülümsedim. Ölü olan sensin Tuba, onlar şehid dedim, sen kendi ölü toprağını dağıt. Canları ve mallarıyla Allah için kendilerini veren Filistinliler karşısında tenim, bedenim ve saçlarım, küçüldük. Kalktım ve karar vermiştim artık. Başıma bir örtü aldım ve dışarı çıktım. Yasin. Velkuranil hakîm.

Bir Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.