Engellenmekten rahatsız oluruz. Bu nedenle birileri bizi engellendiğinde, yolumuza taş koyduğunda ve hakkımız olanı vermediğinde ne hissederiz? Ne yapmak isteriz böylesi durumlarda? Çoğu zaman doğal olarak öfke duyarız o kişi ya da durumlara. Karşı koyar ve mücadele ederiz çoğu zaman. Bazen de çaresiz hisseder ve elimizi çekeriz hayattan. Sözümüzü sakınır, eylemlerimizden cayarız. Peki, biz neden kendimizi engeller ya da kendimizi daha iyisini yapabilmekten alıkoyarız? Kulağa tuhaf gelse de kendimizi en çok engelleyen de yine bizizdir. Hatta bunu bazen o kadar sık yaparız ki yapılacak şeyleri ertelemek, hayatımızı hep yarınlara ısmarlamak yaşamımızın bir parçası haline gelir. Erteleme kendimizi sabote etmenin en sofistike yollarından biridir.
Alanda sık sık araştırılan bir tutumdur ertelemede ısrarımız. Kelimenin yolculuğuna baktığımızda Latince procrastinare kelimesiyle karşılaşıyoruz. Anlamı yarına ertelemek. “Şimdi değil, sonra” dediğimiz durum. Yarın olsun bakarız. Yarın hallederim deriz ama dün de öyle demiştik oysa. Tatsız bir durum ama yalnız değiliz. Yüz kişiden yaklaşık 25 tanesi kendisini kronik erteleyici olarak tanımlıyor. Erteleme hayatımızı zora soksa da ertelemeyi ertelemekte oldukça güçlük yaşıyoruz. Kronik derecede olmasa bile ertelemekten çoğumuz mustaribiz. Üstelik hayatımızın her alanına da bu durum yayılmış gibi. Teslim edilmeyen ödevler, yazılmayı bekleyen makaleler, organize edilmeyi bekleyen görüşmeler, yapılmayan aramalar, tarihi ertelenen işler…
Ertelediğimizde, söz konusu işten kaçındığımızın farkında olmakla beraber, bunu yapmanın muhtemelen kötü bir fikir olduğunu da biliyoruz. O yüzden içimiz rahat değildir ertelerken de. Buna rağmen, yine de yaparız. Peki, ama neden? Erteleme bir karakter kusuru mudur? Ya da bir zaman yönetimi sorunu mu? Altunizade Kültür Merkezinde “Neden erteliyoruz ve bunu yapmayı nasıl bırakabiliriz” sorularının cevaplarını aradık. Katılımcılardan biri bu durumun kalıtımsal olup olmadığını sordu. Ertelemeci olarak doğmuyoruz. Mesela, gelişimimiz hazır olduğunda yürümeyi ertelemedik. Ayağa kalkmaya bedenimiz hazır olduğumuzda “Hele bir yarın olsun, bakalım” demedik. Ayağa kalkmayı denedik ve düştük. Tekrar kalktık ve tekrar düştük. Dünyanın neresinde olursa olsun yürüyebilene kadar düşe kalka yol alarak öğrendik yürümeyi. Ertelemeci olarak doğmuyoruz ama ertelemeyi doğduğumuz çevrede öğrenmiş olabiliyoruz. Örneğin, sert ve kontrolcü bir ailede büyüyen çocukların kendilerini düzenleme yeteneğini geliştirmeleri güçleşir. Kendilerini harekete geçirecek içsel motivasyonları keşfetmeleri zorlaşır. Hep başkalarına göre hareket etmeyi öğrenen çocuklar motivasyonun da dışardan gelmesini bekler olur. Gözünü dışarı çeviren kişi kendi içsel kaynaklarını tanıyamaz. Ya ceza almaktan korkarak harekete geçer ya da bekler bir başkası yapsın diye. Bazen otoriter bir ebeveynlik ile büyüyen çocukların bağımsızlıklarını kanıtlamak için işlevsiz de olsa kullandığı yollardan biridir erteleme. Bir nevi baskıya karşı gösterilen pasif bir yanıt. Bir isyan biçimi. Bir tercih gibi görünse de aslında halen kendi ihtiyaçlarımıza değil çevremizdeki tutumlara göre hareket etmekteyizdir son kertede. Sonuçtan zarar gören ise yine bizizdir. Evet, hepimiz bir aile ya da çevrede büyüdük ve gördüklerimizin çoğunu içselleştirdik. Lakin içimizdekilere bir bakmayı denesek hangileri bize miras hangileri alın terimiz daha iyi görebiliriz. Bu nedenle ertelediğimiz şeylerin arkasına bir bakmayı deneyelim. Belki de o zaman ertelenen şeylerin işler ya da zor duygulardan çok bizim hayatlarımız olduğunu görebiliriz.
Engellenmekten rahatsız oluruz. Bu nedenle birileri bizi engellendiğinde, yolumuza taş koyduğunda ve hakkımız olanı vermediğinde ne hissederiz? Ne yapmak isteriz böylesi durumlarda? Çoğu zaman doğal olarak öfke duyarız o kişi ya da durumlara. Karşı koyar ve mücadele ederiz çoğu zaman. Bazen de çaresiz hisseder ve elimizi çekeriz hayattan. Sözümüzü sakınır, eylemlerimizden cayarız. Peki, biz neden kendimizi engeller ya da kendimizi daha iyisini yapabilmekten alıkoyarız? Kulağa tuhaf gelse de kendimizi en çok engelleyen de yine bizizdir. Hatta bunu bazen o kadar sık yaparız ki yapılacak şeyleri ertelemek, hayatımızı hep yarınlara ısmarlamak yaşamımızın bir parçası haline gelir. Erteleme kendimizi sabote etmenin en sofistike yollarından biridir.
Alanda sık sık araştırılan bir tutumdur ertelemede ısrarımız. Kelimenin yolculuğuna baktığımızda Latince procrastinare kelimesiyle karşılaşıyoruz. Anlamı yarına ertelemek. “Şimdi değil, sonra” dediğimiz durum. Yarın olsun bakarız. Yarın hallederim deriz ama dün de öyle demiştik oysa. Tatsız bir durum ama yalnız değiliz. Yüz kişiden yaklaşık 25 tanesi kendisini kronik erteleyici olarak tanımlıyor. Erteleme hayatımızı zora soksa da ertelemeyi ertelemekte oldukça güçlük yaşıyoruz. Kronik derecede olmasa bile ertelemekten çoğumuz mustaribiz. Üstelik hayatımızın her alanına da bu durum yayılmış gibi. Teslim edilmeyen ödevler, yazılmayı bekleyen makaleler, organize edilmeyi bekleyen görüşmeler, yapılmayan aramalar, tarihi ertelenen işler…
Ertelediğimizde, söz konusu işten kaçındığımızın farkında olmakla beraber, bunu yapmanın muhtemelen kötü bir fikir olduğunu da biliyoruz. O yüzden içimiz rahat değildir ertelerken de. Buna rağmen, yine de yaparız. Peki, ama neden? Erteleme bir karakter kusuru mudur? Ya da bir zaman yönetimi sorunu mu? Altunizade Kültür Merkezinde “Neden erteliyoruz ve bunu yapmayı nasıl bırakabiliriz” sorularının cevaplarını aradık. Katılımcılardan biri bu durumun kalıtımsal olup olmadığını sordu. Ertelemeci olarak doğmuyoruz. Mesela, gelişimimiz hazır olduğunda yürümeyi ertelemedik. Ayağa kalkmaya bedenimiz hazır olduğumuzda “Hele bir yarın olsun, bakalım” demedik. Ayağa kalkmayı denedik ve düştük. Tekrar kalktık ve tekrar düştük. Dünyanın neresinde olursa olsun yürüyebilene kadar düşe kalka yol alarak öğrendik yürümeyi. Ertelemeci olarak doğmuyoruz ama ertelemeyi doğduğumuz çevrede öğrenmiş olabiliyoruz. Örneğin, sert ve kontrolcü bir ailede büyüyen çocukların kendilerini düzenleme yeteneğini geliştirmeleri güçleşir. Kendilerini harekete geçirecek içsel motivasyonları keşfetmeleri zorlaşır. Hep başkalarına göre hareket etmeyi öğrenen çocuklar motivasyonun da dışardan gelmesini bekler olur. Gözünü dışarı çeviren kişi kendi içsel kaynaklarını tanıyamaz. Ya ceza almaktan korkarak harekete geçer ya da bekler bir başkası yapsın diye. Bazen otoriter bir ebeveynlik ile büyüyen çocukların bağımsızlıklarını kanıtlamak için işlevsiz de olsa kullandığı yollardan biridir erteleme. Bir nevi baskıya karşı gösterilen pasif bir yanıt. Bir isyan biçimi. Bir tercih gibi görünse de aslında halen kendi ihtiyaçlarımıza değil çevremizdeki tutumlara göre hareket etmekteyizdir son kertede. Sonuçtan zarar gören ise yine bizizdir. Evet, hepimiz bir aile ya da çevrede büyüdük ve gördüklerimizin çoğunu içselleştirdik. Lakin içimizdekilere bir bakmayı denesek hangileri bize miras hangileri alın terimiz daha iyi görebiliriz. Bu nedenle ertelediğimiz şeylerin arkasına bir bakmayı deneyelim. Belki de o zaman ertelenen şeylerin işler ya da zor duygulardan çok bizim hayatlarımız olduğunu görebiliriz.