fatih ünlü iyilik eden iyilik bulur

Fatih ÜNLÜ – 24 Temmuz 2024

 

Filistin’deki sorun  ne yazık ki insanlığı büyük bir karamsarlığa  düşürebilecek kadar uzunca bir süre ve yoğun bir şekilde yaşandı. Filistin’deki sorun tabirini özellikle kullandık. Birçok kişi haklı olarak o bölgede Filistin kaynaklı bir sorundan değil İsrail’in yayılmacı politikalarından ve saldırganlığından kaynaklanan bir sorun olduğunu ifade ediyorlar. Bu bizce de doğru bir yaklaşım.

Aslında soruna Filistinlilerin başındaki sorun dense daha da doğru olabilir. Filistinlilerin mağduriyetlerinin temel sebebi Yahudilerin vadedilmiş topraklar sanrısının kapsadığı bölgede yaşıyor olmaları.

Evet, geçtiğimiz yüzyılın neredeyse tamamı, bu yüzyılın da ilk çeyreği hep bu sorunla geçti. Son olarak İsrail’in Gazze saldırılarıyla da zulüm ayrı bir noktaya evrildi ve insanlık sabi çocukların ve on binlerce mazlumun  tonlarca bomba altında can vermesini bir şey yapamadan izlemek  zorunda kaldı.

Dünyanın dört bir yanında bu zulümden dehşete düşen birçok vicdan sahibi insan  ellerinden geldiğince Gazze’yi savundular. Bunlar henüz zulmü durdurmaya yetmese de insanlık açısından çok ümit verici.

İsrail’in tüm  bu yaptıklarının  Hamas’ın 7 Ekim saldırısıyla bir ilgisinin olmadığını ve aslında bu zulmün toptan bir düşmanlığın dışavurumu ve bir milleti yerinden yurdundan sürme, yok etme olduğunu tabiri caizse sağır sultan bile duydu ve anladı.

7 Ekim’e dair görüşlerimizi daha önceki yazılarımızda detaylı olarak yazmıştık. Özetleyecek olursak,  7 Ekim’de ölümlerin önemli bir kısmının Hamas’ın saldırısına İsrail ordusunun orantısız müdahalesinden kaynaklandığını İsrail basını bile yazdı. Zaten İsrail ordusu daha sonra da -büyük bir fobinin etkisinde-  Hamas’ın  bırakmak zorunda kaldığı veya kaçan 3 İsrailli rehineyi de gömlekleriyle beyaz bayrak açmalarına, İbranice seslenmelerine ve silahlı olduklarına veya patlayıcı taşıdıklarına dair en küçük bir emare olmamasına rağmen  öldürmüştü.

Diğer yandan, daha önceki yazılarımızda Hamas’ın da sadece askeri hedeflerle uğraşması gerektiği ve daha çok sivil öldürebilmek için yapay zekadan bile yararlanan ölçüsüz bir zalimin hakkından ancak İslam’ın yüce prensiplerine harfiyen uymakla gelinebileceğini de  belirtmiştik.

Bu katliam karşısında sonuç alıcı birşey yapamamanın acısını birçok insan gibi biz de yaşıyoruz. Ama İsrail açısından durumun eskisi gibi olmadığı da apaçık ortada. Bundan 50 yıl kadar önce komşusu üç ülkeyle rahat baş eden İsrail’in şimdi küçük bir coğrafyada çok sınırlı imkânlara sahip HAMAS karşısında nasıl zorlandığını görüyoruz. Üstelik çeşit çeşit paralı askerin yanı sıra PKK, İŞİD /DAEŞ gibi örgütleri  de kullanmasına rağmen. Bunun acısını da ne yazık ki sivillerden çıkarıyor. İşin elim olan tarafı da bu.

Sorun Neden Çözülemiyor?

Pekala dünyadaki hükümran çevreler bu kadar aşikar bir zulmü bunca yıldır neden ve nasıl  önleyemediler, bilakis çoğu zaman bu zulme destek oldular. Üstelik karşılarında gerektiğinde siyonist İrgun örgütünün 1946’da İngiliz yönetiminin karargah olarak kullandığı Kral Davud otelini bombalaması ve  1967’de İsrail ordusunun  Amerikan USS Liberty istihbarat gemisine saldırması olaylarında olduğu gibi kendini destekleyenlere karşı bile en pervasız şekilde hareket edebilen bir zümre  var iken.  Kral Davud Oteli saldırısında muhtelif milletlerden  91 kişi ölmüş, 46 kişi yaralanmıştı, USS Liberty saldırısında da 34 ABD vatandaşı öldürülmüş ve 171’i de yaralanmıştı.

Yukarıda bahsettiğimiz acziyetin birçok sebebi olabilir. Ama çok güçlü bir sebep herhalde şudur: İsrail’i destekleyen çevreler dünya siyasetini dizayn etme işinde özellikle son yüzyılda çok büyük bir etkinlik ve  maharet kazandılar. Ve gelişmiş ülkelerin çoğunda ve dünyanın diğer bölgelerinde hatırı sayılır bir alanda yönetimlerin en kritik noktalarına sirayet ettiler. Ayrıca para ve medya gücüyle ve etkileri altındaki çevrelerle ülkelere karşı ayrı bir baskı alanı açabildiler.

Bu çevreler bu uğraşlarında birçok farklı yöntemi de kullanıyorlar. Mesela, siyasetin rakip taraflarının hepsinde açık veya gizli bulunmaya çalışıyorlar; birinci adamı belirlemede de mahirler, bu tam olmazsa ikinci adamın kendilerine yakın  olması için ellerinden geleni yapıyorlar. Medya, sermaye, hukuk sistemi ve diğer kurumlardaki güçleriyle ve uluslararası yaygın ve gizemli ağlardaki tesirleriyle  yönetimleri ve yöneticileri boyunduruğa alabiliyorlar. Ve bazen de suikast dahil her yolu deneyebiliyorlar.

Burada küçük bir parantez açalım. Biliyorsunuz,  Kennedy güçlü Yahudi ailelerin kontrolünde olan ABD Merkez Bankasını ABD Hükümetinin kontrolü altına alma gibi hassas alanlara da el atmaya çalışmıştı. Ve 46 gibi bir siyasetçi için çok genç sayılacak bir yaşta suikaste kurban gitti. Suikastçının de hemen öldürüldüğü olay gizemini hala önemli ölçüde  koruyor. Kennedy’in yerine de başkan yardımcısı Lyndon Johnson geçti. Dönemin yeni ABD başkanı Johnson sistemin sinir uçlarına  dokunan Kennedy’in aksine tam dünya hükümranlarının istediği kişiydi.

Biraz önce İsrail’in ABD USS Liberty istihbarat gemisine yaptığı saldırıdan bahsetmiştik. İsrail’in bu  saldırıyı suçu Mısır’ın üzerine atmak ve ABD’yi de çatışmanın içine çekmek maksadıyla bir sahte bayrak operasyonu olarak yaptığı tahmin ediliyor. Saatlerce süren bu saldırı sırasında ve sonrasında  ABD’deki birçok kişi ve kurum haklı olarak müdahale edelim ve olayın üzerine gidelim ısrarında bulundular. Ama Johnson bunları “Beni müttefiklerimize karşı zor duruma düşürmeyin.” türü gerekçelerle reddetti.  Sen zaten dünyanın süper gücü olarak o kadar vatandaşını, askerini beyhude kaybetmekle ve bunu sineye çekmekle yeterince zor ve aciz bir duruma düşmüşsün… Johnson’un bu açık saldırının üzerine gidememesinin izah edilebilir bir yönü var mıydı? Yoktu ama mesele o değildi, Johnson hem bu çevrelere zihnen  yakındı hem de onlara diyet borcu vardı.

Bu çevrelerin dünya siyasetini dizayn etme çabalarına yakın bir örnek de Kasım’da yapılacak ABD başkanlık seçimlerinde başkan adayları ve başkan yardımcısı adaylarının belirlenme süreci. Malum, Biden adaylıktan çekildi, yerine de aday olarak İsrail’e kendisinden çok daha yakın durabilecek yardımcısı Kamala Harris’i aday gösterdi.  Kamala Harris’in adaylığı henüz kesinleşmedi ama Harris başkan seçildiği takdirde Yahudi ve yoğun bir İsrail taraftarı olan kocası  Douglas Craig Emhoff  başta olmak üzere siyonist tezlere çok yakın ekiplerle çalışacağı tahmin ediliyor.

Cumhuriyetçiler cephesinde ise durum şu: Bu seçimi kazanma ihtimali yüksek olan Trump Nisan ayında Gazze’deki savaşla ilgili “Benim açıkça söylediğim şuydu: Bu işi bitirelim, tekrar barışa dönelim ve insanları öldürmeye son verelim.” demişti.  Trump geçtiğimiz hafta ise başkan yardımcısı adayı olarak Gazze konusunda İsrail’e çok yakın tezleri olan ve yazımızın kapağında ağlama duvarındaki fotoğrafını göreceğiniz J. D. Vance’ı seçti.

Anlaşılan, bu unsurlar sisteme o kadar sızmış ki deli dolu gibi görünen  Trump bile onlara kritik zamanlarda selam çakmadan beri duramıyor. Trump’ın başkanlığı döneminde ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması ve  büyükelçiliğini Kudüs’e taşınması gibi bazı icraatlarını hatırlayalım.  Bunda hangi baskıların veya saiklerin  tesiri olduğunu ve son suikast girişiminin de Trump’ın kararını ne kadar etkilediğini bilemiyoruz. Ama araları bir süredir iyi olmakla birlikte Trump’ın daha önceden  kendisini Hitler’e benzeten ve “zehirli, muzır” gibi sözlerle itham eden Vance’ı  başkan yardımcısı adayı pozisyonuna seçmesi birçok açıdan ilginç.

Vance’ın  geçmişte “antisemitik” olmakla itham edilen kişilere sahip çıktığı da olmuş ama son dönemdeki  Gazze söylemleri ne yazık ki tam İsrail yanlısı. Bu durumda kim kazanırsa kazansın, İsrail ve siyonist lobinin “gemisini yürüten kaptan”  durumunda olacağı düşünülebilir. Bir yere kadar öyle de olabilir ama bu tür platform ve ortamlarda hiçbir şey mutlak değildir. Ne zaman neyin olacağı her şeyden önce gayrete aşık olduğu söylenen kadere  bağlı olacaktır.

Zaman da umutsuzluk zamanı değil gayret zamanıdır. Zaten Müslümanlar için umutsuzluk iman ettikleri Allah azimüşşan her şeye kadir olduğu için muhaldir,  imkansızdır. Kaderin işleyişi apayrıdır. Örneğin biz 50 yıl önceki sınırlı imkanlarımızla Kıbrıs Barış Harekatını yaptık, hukuki olarak haklıydık, kararlıydık ve neticede ABD ve o dönemin hükümran çevreleri oradaki müdahalemize engel olmak için girişimlerde bulunsalar da bize mani olamadılar.* Bedel de ödedik ama zaten öyle olur.

Yazımız uzadı, sözlerimizi Merhum Sezai Karakoç ağabeyimizin 2019 yılında bir Bayram Günü sohbetinde umuda dair söyledikleriyle bitirelim:

“Ama ne yazık ki düşman, insana en büyük kötülüğü yapar, önce umudunu kaybettirir.

Benim “Kurt ve Lamba” diye bir yazım vardır. Bu bizzat dedem tarafından yaşanmış bir olaydır:

Bir ara ahırda bir gürültü olmuş ve dedem bir lamba almış -o zaman petrol lambası vardı-, lambayla ahıra bakmaya gitmiş. Bakmış ki bir kurt gelmiş, ahıra girmiş, tabii ki hayvanlar kaçıyorlar. Kurt, dedemi görünce dedeme değil elindeki lambaya saldırıyor, bir insan gibi lambaya üfürüyormuş, söndürmek için. Onu söndürdükten sonra iş kolay. Çünkü lamba söndükten sonra insanın gözü görmez ama kurdun gözü görür o karanlıkta. Önce lambayı söndürmeye çalışıyor.

Bunun gibi Batı gelmiş, önce lambamız olan İslam’ı, inancımızı, İslam’a bağlılığımızı, güvenimizi, umudumuzu bize kaybettirir. Bin dereden su getirir, şunu yapar, bunu yapar ve umudumuzu kırar.”

=

“Oysa en umutsuz bir zamanda bile umut vardır. Bunun misali de çoktur…”

===

* Kıbrıs harekatında ABD 6. Filosunun müdahale için bölgeye doğru hareket etmesine verdiğimiz cevabı hatırlayalım. Bu olayı  merhum Süleyman Akif Emre anılarında detaylı olarak anlatmaktadır.

Bir Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.