Prof. Dr. Celalettin Yavuz Güvenlik Politikaları Uzmanı, 04 Ekim 2023

Soğuk savaş sonrası ABD Başkanı George H. W. Bush’un, 1992’de Kongre’de “Yeni Dünya Düzeni” kavramını “Daha önce silahlı iki kampa bölünmüş olan dünyada artık tek ve üstün bir süper güç güç vardır: ABD. Dünya bunu hiçbir korku duymadan kabul ediyor. Çünkü dünya gücümüze inanıyor. Haklılar da. Adil olacağımıza, kendimizi dizginleyeceğimize inanıyorlar, itidalden yana olacağımıza inanıyorlar. Doğru olan neyse onu yapacağımıza inanıyorlar.” Sözleriyle açıkladı. Acaba “Baba Bush”un bu sözleri ne kadar süre tutulabildi?

Oğul Bush, 11 Eylül 2001 küresel terörün ardından önce Afganistan’a girdi. Ardından sudan bahanelerle Mart 2003’te Irak’ı işgal etti. Bu kez Fransa ve Almanya gibi yakın müttefikleri bile karşısındaydı. ABD, Oğul Bush döneminden itibaren “Güçlüyüm, o halde haklıyım!” anlayışıyla, müttefiklerini bile kırıp dökecek bir davranış yanlışlığına başladı.

Soğuk Savaş Sonrası Yeni Dünya Düzeni ve ABD’nin “Yumuşak Gücü”

Baba Bush döneminde Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgali sonrası ABD önderliğindeki koalisyon tarafından düzenlenen Körfez Savaşı (Birinci Körfez Savaşı). Kuveyt’i işgal eden Saddam güçlerinin BM Güvenlik Konseyi kararları sonrası uluslararası koalisyonla geri püskürtülmesi ABD’nin oluşacak “Yeni Dünya Düzeni”nde uluslararası toplumun jandarması olacağını gösteren bir adım olarak görülüyordu. Irak Harekâtı’ndaki koalisyonun başarılı olduğunu düşünen ABD yeni dönemde bu tür koalisyonlara liderlik etmek istiyor ve bu sayede Yeni Dünya Düzeni söyleminin güçlenerek devam edeceğini öngörüyordu.

Baba Bush’tan sonraki Başkan Clinton ABD’yi bir “dünya polisi” yapmak istemediğini ifadeyle, deniz aşırı müdahale halini şu üç şarta indirgemişti: (a) Müdahaleyi gerektirecek sebebin insan hakları ihlalleri ile alakalı olması, (b) ABD’nin bu müdahaleyi yapacak askeri yeterliliğe sahip olması, (c) Müdahale ile fark yaratacak bir değişimin meydana gelmesi. ABD için “sert güç” kadar, başkalarının tercihlerini şekillendirme becerisine dayanan, askeri güç kullanmaksızın kültürel, ekonomik, siyasi araçlarla etkili olmayı ve sonuç almayı ifade eden “yumuşak güç” ön plandaydı. Bu dönem ABD tek küresel güç idi.

Clinton’ın 1998 tarihli “Yeni Dünya Düzeni”nde ABD’nin milli çıkarlarının sıralandığı üç kategoriden ilki olan ‘Yaşamsal Çıkarlar’da ABD’nin kendisine ya da müttefiklerine, toprak bütünlüğüne, vatandaşlarının güvenliğine, iktisadi çıkarlara vb. tehditlere karşı güç kullanımı dahil olmak üzere her türlü önlem alınacaktı. İkincisi olan ‘Önemli Ulusal Çıkarlar’a göre soğuk savaş sonrası müdahil olduğu çatışma alanlarından Haiti, Somali, Bosna gibi yerlerde ABD kriz bölgelerine ya müttefikleri ile ya da tek başına “seçici” bir şekilde müdahale edecekti.

‘İnsani ve Diğer Çıkarlar’ başlığı altında ise doğal veya insanoğlunun neden olduğu felaketler, insan hakları ihlalleri, demokrasinin teşviki, ordunun sivil denetimi, sürdürülebilir kalkınma vb. durumlarda ABD tek başına ya da diğer ülkelerle birlikte hareket etmesi öngörülmüştü.

Clinton döneminde İsrail-Filistin arasındaki barış görüşmeleri sürecine, Balkanlarda Bosna-Hersek Krizi ve Dayton Anlaşması müzakerelerine, NATO’daki dönüşümün çerçevesinde Eski Doğu Bloğu ülkeleri ile yapılan “Barış için Ortaklık” girişimlerinde, küreselleşme ve işbirliği çabalarının arttırıldığı sürece ABD’nin dünya ölçeğindeki çabaları etkili oldu. Diğer yandan uluslararası örgütler önemsenerek diplomasi ilk plana alınıyordu. İkinci yöntemi ise ABD ekonomik ve siyasal yardımlar oluşturmaktaydı. “Yumuşak güç” unsurunun tercih edilmesi ile paralel bir şekilde askeri yöntemler en son aşamada gündeme gelecekti.

Soğuk savaşı kazanan ABD, NATO’yu yeniden organizeyle insani kurtarma, barışı koruma, uluslararası terörizmle mücadele, yasadışı göç vb. birçok konuda kullanmak istedi. Siyasal ve askeri alandaki Yeni Dünya Düzeninin ekonomik desteği için Kuzey Atlantik Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA), Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) gibi oluşumları teşvik etti. 1990’lı yılların ikinci yarısında Bosna-Hersek krizini sonlandırırken, birçok bölgesel sorunu da çözmeye çalıştı. (Konu “Amerika Güç Kaybederken – 2” başlığı altında devam edecektir.)

Bir Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.