
Ferhat ÜNLÜ – 26 Mart 2025
En sonda söyleyeceğimi yekten söyleyerek yazıya girizgâh yapayım: Son günlerde yeri geldikçe ekranlarda dile getirdiğim üzere Türkiye, bir mahalledir. Nasıl ki Amerika Birleşik Devletleri -vaktiyle kurucuları bakir topraklara gidince klanlar halinde, yaşadıkları yeri geniş kasabalara dönüştürdüğü için- simgesel olarak bir kasaba ise Türkiye, bir mahalledir.
İmdi… Burayı mimleyelim, çünkü buraya döneceğiz efendim. Devletler, kuruluş kodları itibarıyla yapıtaşlarını korumak isterler. Aileyi korumak isteriz, çünkü 1990 senesinde 15 yaşındayken Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’ni okuduğumdan beri bilirim ki; devletlerin aileyi koruması siyaseten elzemdir. Çünkü aile olmadan devlet olmaz, mahalle olmadan da millet olmaz.
Açıklayacağım. Az sabır efendim.
Kalabalıklar, kent devletleri (Antik Çağ’da adı polis idi) için çok büyük tehdit değildi, çünkü zaten o zamanlar kalabalıkların kendileri ‘büyük’ değildi. Roma İmparatorluğu; kontrolsüz kitleleri büyük bir tehdit olarak gören ilk iktidar odağı olmuştur. (Çünkü daha önceki imparatorluklar Roma kadar heterojen değildi.) Roma, aynı zamanda kitlelere ilişkin korkusunun üzerine giden ve onu Collesseum’dan gladyatör dövüşleriyle yöneten ilk devlet olmuştur. Buna ‘korkuyu yönetmek’ diyelim.
Korku, tüm kitlelerin en büyük motivasyonudur. Çünkü istisnalar hariç kitle bireyleri, hiçbir zaman ‘yek başına’ iken kalabalıktaki kadar ‘cesur’ olamaz. Le Bon’un 19. Yüzyıl’daki linç teorilerinin tersten yorumu şunu sunar bize: Vicdan ve sorumluluk sahibi cesur biri, linç kalleşliğine ortak olmayacak; hatta bilakis fiziksel gücü, zekâsı ve karizması ölçüsünde kitleyi bundan vazgeçirmeye çalışacaktır. Ama işte bu son dediğim, 20. Yüzyıl’da daha kolaydı; bugün sokak ölçeğinde değilse bile meydan ölçeğinde daha zordur. Zamanımızda ailenin ve mahallenin birey üzerindeki otoritesi zayıfladığı için başlayan bir kavgayı bitirmek daha bizim çocukluğumuz ve ilk gençliğimize göre daha zordur.
GENÇLER, 25 YIL SONRA KARŞINIZDA İNSAN DEĞİL, ROBOT POLİSLER OLACAK
İmdi… Bu aşamadan sonra aşağıdaki iki paragrafı tamamlayıp meydan yönetimi meselesine tekrar döneceğiz.
Bugün, 21. Yüzyıl’da; 18. Yüzyıl’ın sonunda (1789) kurulan ulus devletler büyük tehdit altındadır. Küresel sermaye tehditleri, bunlardan başat olanıdır. Bu yüzden ulus devletler, kitleleri yönetebilecek güçlü liderler arıyorlar. Kitlelerin sadece arzularını değil, onların korkularını da kontrol edebilecek liderler… Çünkü devletler gibi bireyler de küresel tehditlerden korkuyor. Bugün hangi jenerasyondan olursa olsun, YZ merkezli (Kuşak değil, Yapay Zekâ:) bir küresel teknolojik diktatörlüğünden endişe etmeyen yoktur. İnsanların; maksimum 25 senede evlerde yaşayacak robotlardan korkması da yersiz değil. Bireylerin…
Ama -gençlere söylüyorum; devletlerin, robotlardan korktuğunu mu sanıyorsunuz! Maksimum çeyrek asır sonra kitlelerin önünde insan değil, robot polisler olacak. Muhtemelen insan toplum polisini görecek son iki nesilsiniz. Eğer bireysel korkularınızı kitlesel arzulara dönüştürmezseniz; bunları öncelikle bir birey olarak dengelemeyi başarırsanız bizden sonra bir 25-50 yıl daha ‘demokratik’ bir hayat yaşarsınız. Sonrası YZ diktatörlüğü… Şaka yapmıyorum. Y ve Z de dediğim gibi kuvvetle muhtemel bunu görecek son nesillerdir. Biz zaten, o zamana zaten valizi toplayıp çoktan gitmiş oluruz.
Evet; şimdi tekrar meydan yönetimine dönebiliriz. Meydandaki kitleler, her daim sözünü dinleyeceği bir lidere ihtiyaç duyar. Ne var ki ana muhalefet, 19 Mart’ta sokağa çağırdığı kitleyi yönetemiyor, bunun olacağını yazmıştım. Hele de belediyenin bulunduğu Saraçhane’de hiç yönetemezdi, çünkü Fatih (ilçe değil, bir büyük mahalle olarak söylüyorum) hele de misal bir Taksim Gezisi gibi, CHP’nin tasarladığı türden sokak eylemlerine müsait değildir. Taksim, müsaittir anlamında söylemiyorum bunu; geceleri ideolojik huzursuzluğu, sloganı Taksim’in arka mahalleri de kaldırmaz. Kadıköylü de -hangi semti, mahallesi olursa olsun- huzuruna düşkündür; gündüz Cadde’ye (yani Bağdat Caddesi) ve sokaklara çıkmayı sever; lâkin gecenin bir saatinden sonra gürültüyü, bizim Hürriyet deyişiyle lavgarlığı -tabii her mahalle gibi- kaldırmaz.
Ayrıca geceleri, genel itibarıyla meydan ve caddeler devletindir. Yine geceleri sokaklar, güvenlik açısından devletin ve aynı zamanda mahallelinindir.
Fatih’e dönelim… Ben 1993 giriş-97 çıkış İstanbul Üniversitesi mezunu olduğum için bütün Saraçhane’yi, Haşim İşcan’dan Veznecilere doğru sol tarafı Vefa ve Süleymaniye, sağ tarafı Laleli’nin tüm sokakları olmak üzere iyi bilirim. Kaç gündür orada çalışan insanlar, gaz kokusundan verimli iş yapmakta zorlanıyor.
Daha önemlisi; Kadınlar Pazarı’ndan ta Karagümrük’e bütün Fatih mahallelerinde muhafazakâr, AK Parti’ye müzahir nüfus yoğun biçimde mevcuttur. Nitekim Saraçhane Camii’ndeki görüntülerden sonra mahallelinin camiyi koruma gerekçesiyle geleceğini hesaplamak gerekirdi.
CHP Lideri Özgür Özel’e ilk gün bu puslu havada gençleri sokağa çağırmasının yanlış sonuçlar doğuracağını yazmış, ekranda da söylemiştim. Görür görmez, duyar duymaz ayrı mesele. Ama en azından danışmalarının bunu düşünmesi, hele şimdiki sonuçları gördükten sonra Özel’i uyarması gerekir.
AYNI NEHİRDE İKİ KEZ YIKANILAMAYACAĞI İÇİN GEZİ OLMAZ
Sadece ‘mahalle’ faktörü nedeniyle değil, başka gerekçelere de dayanarak 19 Mart’ta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasından sonra başlayan gösterilerin ikinci bir Gezi yaratmayacağını yazmıştım. Şu sebeplerle: İkinci Gezi zor; çünkü Herakleitos’tan beri “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz.”
Gezi; AK Parti’nin yanı sıra, belki ondan daha çok 12 yıl öncenin FETÖ’sünün bürokratik, yargısal iktidarına da bir itirazdı. Gezi’de X ve Y nesli taşıyıcı idi. Bugün -12 yıl sonra- taşıyıcı kolon Z jenerasyonu olabilir. Doğası gereği; politik, psikolojik ve sosyolojikten önce teknolojik ve ekonomik bakan bir nesildir. Yeri gelmişken… Kampüslerde 20-200 kişi arası gruplara seslenen, 16-25 arası Z çocuklarını görmüyor musunuz; ellerindeki cep telefonlarına bakmadan iki kelimeyi yan yana getiremiyorlar. Bu çocukların çoğu; değil 500 kişilik, bin kişilik kitlelere, 15-20 kişilik bir arkadaş grubuna bile öncülük edemez.
Sokakta kitle hareketlerini yönetmek; psikolojik derinlik, sosyal güç ve politik metodoloji gerektirir. Yönetilemeyen sokak kitleleri, politik olmasalar bile giderek marjinalleşir ve örgüt/servis enfeksiyonlarına açık hale gelir. Hiçbir devletin siyasal kurumları da, iktidarı ve muhalefetiyle, bu tehlikeyi elini kolunu bağlayıp öylece bekleyerek karşılamaz. Dolayısıyla CHP Lideri Özgür Özel’in de, sokakta işler karışırsa “Eve dönüş zamanı” dediğinde sözünü dinletemeyebileceği ihtimalini hesaba katması gerekirdi.
Bugün ekonomik sebeplerden kaynaklanan kökeni dört yıl öncesine, kriz başlangıcına dayanan bir politik enerji birikmesi mevcuttur. Ancak bu enerjinin atılacağı yer sokak değil, sandıktır. Bu arada devlet de ilk gün yaptığı gibi interneti daraltmamalı, bilakis sosyal medyadaki ‘örgütlü’ değil, ‘bireysel’ itirazları anlayışla karşılamalıdır. Ki öyle yapıyor.
ÜLKEMİZİN ASIL SORUNLARINA ODAKLANALIM
Gündemde seçim yokken ülkemizin asıl sorunlarıyla uğraşmalıyız. Ülkemizin mahalle ve sokaklarındaki asıl büyük kısa/orta/uzun vadeli tehdit politik değildir. Asıl tehdit; uyuşturucu, kumar, teknoloji bağımlılığı, ahlaki çöküntü, para tapıncı ve daha fenası ‘yavaş yavaş tohumları ekilmeye çalışılan’ nesiller arası öfke, kıskançlık ve nefrettir. “Eski kuşaklar yırttı, bak sizi eziyorlar” kışkırtmalarıyla vs…
İmdi… Ouroboros misali başa dönerek kapatalım: Nasıl ki ABD kasaba ise Türkiye, mahalledir. 20. Yüzyıl’in son çeyreğinde, Türkiye’nin en tehlikeli mahallelerinden birinin sokaklarında büyümüş biri olarak bilirim ki; bu ülkede her sokağın gizli sahipleri, yani mahalleli vardır. Bizde son cümleler bitmez, ama artık son cümleler:
Adana Hürriyet’ten beri hep kavgalara çağrılmış bir insan olarak söylüyorum:
Siyasiler! Gençleri kavgalara çağırmayın, pasta kesmelere çağırın. Kavgayı bilgiyle, zekâ ile versinler; pasta ise kaynakların bölüşümünün simgesi olur.