abdullah yilmaz kapak 2025

Abdullah YILMAZ – 27 Şubat 2025

 

Yakın tarihimiz devletin gücünü elinde tutan bir takım çevrelerin, inançlı insanları laiklik sopasıyla evire çevire dövdüğü bir süreç olarak hafızalardaki yerini almıştır. Bu durumun ülkenin kalkınmasına, gelişmesine ve ilerlemesine de engel olacak sonuçlar doğurduğunu iddia etsek yanılmış olmayız diye düşünüyorum.

2001 yılında İlim Yayma Cemiyeti bünyesinde üniversiteye hazırlık programına katılmıştım. Programa katılanların çoğunluğu İmam Hatip Lisesi mezunu ve başarı seviyesi çok iyi olan kardeşlerimizden oluşmaktaydı. Her birinin kendileri ve ülkeleri için hedefleri idealleri vardı. Üniversite sınavında iyi bir başarı elde etmek için bütün vakitlerini ders çalışarak geçiriyorlardı. Uykusundan fedakârlık yaparak geç saatlere kadar ders çalışan, soru çözen kardeşlerimiz hala hatırımda.  Onca çabanın sonunda kardeşlerimizin birçoğu seviyelerinin çok altında bölümlere kayıt yaptırmak zorunda kaldılar. Bazılarının da tercih yapmadığını, ya da yurt dışına gitmek zorunda kaldıklarını büyük bir üzüntüyle hatırlıyorum. İmam Hatiplilerin önünü kapatmak için bütün meslek liselilerin kaderiyle de oynadılar hiç gözlerini kırpmadan!

28 Şubat’ın Travmaları

Uygulanan başörtüsü yasağı sebebiyle üniversite kapısından geri dönen, liseye ortaokula gitmeyi aklından dahi geçiremeyen ve meydanlarda hakaretlere maruz kalan hanım kardeşlerimizin yaşadığı travmaları ve ikna odalarında muhatap oldukları muameleyi kendilerinden dinlemek gerekir.

İlkokuldan sonra çocuklarını hafızlık veya temel dini bilgiler için Kur’an Kurslarına veya İmam Hatiplerin orta kısımlarına göndermek isteyenlere de sekiz yıllık kesintisiz eğitim ile darbe vurarak, milyonlarca insanın hayatının etkilenmesine sebep oldular. Bunun yansımalarıyla ilgili araştırmalar yapılıp raporlar yayınlanmalı ki, süreci daha iyi anlamış olalım.

Dindar insanlar Peygamber ocağı olarak gördüğü ve çok değer verdiği silahlı kuvvetlerde, hevesi ve kabiliyeti olan çocuğunu subay yapmak istese asla şansı olmadı. Yapılan istihbarat çalışmalarıyla bunun yolu en başından kapanmaktaydı. Dindar olmak silahlı kuvvetlerde adeta suç unsuruydu. Eşi veya annesi başörtülü olanın, namaz kılanın, içki içmeyenin, oruç tutanın o yapı içerisinde barınabilmesi mümkün değildi. Bütün bunları kenara bırakalım, bir başörtülü anne askerlik yapan çocuğunun yemin töreni için nizamiye kapısından içeri dahi giremiyordu bir zamanlar! Hatta Recep Tayyip Erdoğan Başbakan iken Emine Erdoğan Hanımefendi’nin GATA’ya başörtülü olduğu gerekçesiyle alınmadığı günleri hala hatırlamaktayız.

Öte yandan kamuda çalışan işçi memur amir bürokrat binlerce kişi yine irtica bahanesiyle fişlenerek ya işinden atıldı, ya disiplin cezaları aldı, ya da türlü olaylarla karşılaştılar. Üniversitelerde kadrolar yine bu sürece uygun olarak şekillendi.

Yine bu süreçte İslami hizmetlerle meşgul olan dini gruplara yönelik sert tedbirler alınması, ülke genelinde birçok köklü vakıf ve derneklerin kapatılması sonucu oluşan boşluk ve tahribat, uzun yıllar daha telafi edilemez. Dindar olmak irticai faaliyet idi ve irtica en büyük tehlike idi!

Bir önemli konuyu daha not etmekte fayda var. Bütün bu süreçler yaşanırken ve Müslümanlar baskı altındayken, dini cemaat görünümündeki Fetö’nün önü açılmış, çocuklarını İmam Hatip okullarına veremeyen dindar insanların çocuklarını bu yapının kucağına bırakmalarına zemin hazırlanmıştır. Fetö bu süreçte “Beceremediniz Artık Bırakın” manşetleri ile süreci meşru göstermiş, “Başörtüsü füruattır” açıklamaları yaparak verilen mücadeleyi de sulandırmaktan da geri durmamıştır. Türkiye’de Fetö’ye en mesafeli kesim olan Milli Görüş hareketinden bile bazı insanlar mecburiyetten dolayı bu yapıya çocuğunu teslim etmek durumunda kalmıştır. Özetle bukalemun gibi her şekle girme konusunda büyük bir kabiliyet sahibi olan bu yapının, bu süreçte önü tamamen açılmıştır. Denize düşen yılana sarılır!

İlginizi çekebilir!  "Devlet" Aklının Öcalan'ı Devre Dışı Bırakma Yöntemi - 2 - Haydar As

Refahyol hükümetinin düşürülmesinden sonra kurulan koalisyon hükümetleri ülkeyi büyük krizlerin içine taşımıştır. Bu süreçte bankalar hortumlanmış, kurumlar çökmüş, devlet maaş bile ödeyemeyecek noktaya gelmiştir. Anadolu insanı fakirleştikçe fakirleşmiş, bir avuç seçkin azınlık ise zenginleştikçe zenginleşmiştir.

Ülkenin içine düştüğü atmosfer, oluşan baskılar; kısa Başbakanlık döneminde ülkeye refah kazandıran Merhum Necmettin Erbakan’ın talebeleri tarafından kurulan ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken kısa sürede büyük hizmetler ortaya koymuş Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Ak Parti’yi 2002 yılında tek başına iktidara taşımıştır.

Ak Parti, ülkede oluşturduğu özgürlükler, oluşan istikrar ve yapılan yatırımlar sayesinde sonraki yıllarda yapılan seçimlerden oylarını artırarak çıkmayı başarmış, yaklaşık 25 yıldır da iktidarını korumaktadır.

28 Şubat’ın yaşattığı mağduriyetler ise süreç içerisinde ortadan kaldırılmış, birçok konuda iade-i itibar da yapılarak yaşattığı tahribatlar giderilmeye çalışılmıştır. Ancak, telafi edilmesi mümkün olmayan mağduriyetlerin varlığını unutmamak gerekir. Darbecilerin bir kısmından yargı önünde hesap sorulmuş, yanan yüreklere su serpilmiştir. Asıl hesaplaşma ise ruz-i mahşerde olacaktır!

28 Şubat Hayaliyle Yanıp Tutuşanlar

Geçtiğimiz aylarda İBB’nin Cuma namazına gitmek isteyen personele “İbadet İzin Talep Formu” ismiyle bir form doldurttuğu ortaya çıkmış, konu sosyal medyada tartışılınca İstanbul Valiliği yaptığı yazılı açıklamayla yürürlükte olan Başbakanlık Genelgesini hatırlatmak durumunda kalmıştı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni yönetenlerin bu genelgeden habersiz olduklarını sanmıyorum. Eğer habersiz iseler başka açıdan da vahim bir durum var demektir…

Ülkemizde ibadet özgürlüğü anayasal güvence altındadır. Çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede Müslümanların haftalık bayramına gölge düşürürcesine bir uygulamaya gitmek açık bir provokasyondur, mobbingdir. Ayrıca bu uygulama yarın ipleri tamamen ele aldıklarında ne yapacaklarının da bir göstergesi değil midir?

Zaman zaman 28 Şubat zihniyetini taşıyan, o süreçlere özlem duyan birtakım çevrelerin kendi yetki alanlarında bazı uygulamalara imza attığını görüyoruz duyuyoruz. Yukarıda zikrettiğim, örneklerden sadece bir tanesi. Bazı çevreler imkân bulduklarında İnançlı insanlara neler yaptığını ve neler yapacaklarını, onlara nasıl yaşam hakkı tanımayacaklarını yaptıkları onca takiyeye rağmen gizleyemiyorlar, her fırsatta gösteriyorlar. Aslında içlerindeki kinin nasıl diri olduğunu saklamak bile istemiyorlar ama görebilene! Ve o günlere özlem duyduklarını daha geçtiğimiz günlerde TÜSİAD Başkanı’nın açıklamalarından, ya da malum teğmenlerin salladığı kılıçlardan anlayabiliyoruz!

İlginizi çekebilir!  Karakolda Doğru Söyler Mahkemede “Satar” – Haydar As

Mücadelesini Verip Edinilen Kazanımlara Sahip Çıkıyor Muyuz?

Mesele çok su kaldırır. Herkesçe malum ki, bu süreç inançlı insanlara yönelik bir operasyondu. Ve hak batıl mücadelesi bir şekilde devam ediyor. Önceki dönemlerde doğrudan olan saldırıların birçoğu şimdi dolaylı saldırı olarak karşımızda. Nesillerimiz çok farklı tehlikelerle yüz yüze gelmiş, LGBT veya deizm gibi şeytani sapkın akımların kıskacında. Konvansiyonel medya, sosyal medya, dijital oyunlar ve daha birçok farklı araçlarla çocuklarımızı elimizden almaya çalışıyorlar. Artık mücadeleyi bizim de bu alanlarda vermemiz gerekiyor…

Ve dünyevileşme tehlikesi hepimizi kuşatmış durumda. Mal, mülk, makam gibi kaybedecek çok şeylerimiz var artık. Bunların hepsi imtihan aracımız olarak karşımızda. İmkanlar arttıkça uğruna mücadele verdiğimiz değerlerimizi birer birer unutur ve hafife alır olduk!

Evet varlık da yokluk da özgürlük de diğer durumlar da insanoğlu için birer imtihandır ve biz bu imtihanı acaba kazanıyor muyuz, yoksa kaybediyor muyuz? Burun kıvırarak baktığımız, “bu devirde böyle şey mi olur?” diyerek hafife aldığımız ne çok değerimizin olduğunun farkında bile değiliz! Her günahımıza kolayca kılıf bulabiliyoruz. İşlerimiz Allah’ın rızasına uygun mu, değil mi? bunu sorgulamak ayıp hale gelmiş durumda!

Bütün Kur’an Kursları ve İmam Hatipler en güzel şekilde hizmet verirken çoğumuz bu okulları kayıp zaman olarak görüyoruz. Başörtüsü ve tesettür eskisi kadar önemli görülmüyor. Yanlış anlaşılmasın sadece kadınlar değil, erkekler de tesettürlerine riayet etmiyor. Sakal süs aracı olmuş durumda. Haramlar helaller hayatımızın belirleyici unsurları değil. Ticaretimiz, siyasetimiz, sosyal hayatımız ve aile hayatımız kusurlarla dolu. Camilerin sokağından geçmeyenlerimiz hiç de az değil. Cuma namazında bile farzı kılıp jet hızıyla kaçmanın yollarını arıyoruz. Bizi Allah’a yaklaştıracak ibadetlerimiz de ne alemde yorumu size bırakayım. İslam’a aykırı ortamlarda bulunmaktan hicap duymuyoruz. Davanın edebiyatı bolca yapılırken kendisini göremez olduk. Şu Gazze sürecinde boykot meselesine bile tam anlamıyla sahip çıkamadık. Özetle ümmet olma bilincinden çok uzaktayız!

Efendim, asıl konumuza dönecek olursak; adına post modern darbe denilen 28 Şubat süreci, önceki darbe süreçleri, gezi eylemleri, 15 Temmuz ve benzeri süreçler yaşanmamış olsaydı bambaşka ve daha güçlü bir Türkiye’de yaşıyor olacaktık. Milli gelirimiz de bugünkünden çok daha yüksek seviyelerde olurdu. Belki de bu süreçleri planlayanların amacı Türkiye’nin ilerlemesini engellemekti, kim bilir?

Son söz, 28 Şubat sürecinin hasar tespiti ile alakalı herkesin söyleyeceği bir şeyler vardır. Tam olarak bunun nelere mal olduğunu kestirmemiz mümkün değil. Bendeniz yine de büyük bir hassasiyetle hazırlanmış ve somut verilerle meselenin boyutunu ortaya koyan biri İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’nun diğeri ise Memur-Sen’in hazırladığı iki farklı raporun linkini paylaşmak istiyorum. Unutulmaması adına faydalı olacaktır.

Duamız o dur ki, Türkiye’de benzer süreçler tekrar yaşanmasın, vesselam…

Bir Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.